Akraba ve yakınları ziyaret etme, hallerini ve hatırlarını sorma, gönüllerini alma anlamında bir İslam ahlâkı terimi.
İslam'da insanlar arası ilişkilere önem verildiği gibi özellikle yakınlardan başlayarak anne ve babanın ve sırayla diğer akrabaların ziyaret edilip gözetilmesi prensibi son derece önemlidir.
Halit b. Zeyd (Ebu Eyyüb el-Ensarî) hazretlerinden rivayet edildiğine göre bir adâm Hz. Peygamber'e gelerek: "-Yâ Rasûlallah; beni Cennete sokacak bir ibadet söyler misiniz?" dedi... Rasûlüllah şu cevabı verdi:
"Allah'a ibadet eder ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmazsın, namaz kılar, zekât verir ve sıla-i rahm edersin" (Buharî, Zekât, 1).
Peygamber Efendimizin bu kadar önemle üzerinde durduğu ve yapıldığı zaman müslümanların Cennete girmelerine sebep olacağını haber verdiği sıla-i rahim; her türlü hayır işlerinde akraba ve yakınların görülüp gözetilmesidir. Gerek âyetlerde, gerek hadislerde, bunun, namaz, zekât gibi farz ibadetlerden hemen sonra zikredilmesi, İslâmdaki önemini göstermektedir. Alimler sıla-i rahimde bulunmanın vacib olduğu görüşündedirler. Bunun, terkedilmesi, yani akraba ve yakınlarla olan ilgisinin kesilmesi, büyük günâh sayılmıştır. Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor:
"Allah'tan korkun ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının" (en-Nisâ, 4/I);
"Onlar ki Allah'ın gözetilmesini emrettiği hakları gözetirler (akrabalık bağlarını devam ettirirler ve iyilikte bulunurlar); Rablerine saygı beslerler ve kötü hesaptan korkarlar...";
Fakat Allah'ın tevhit akidesini kabullendikten sonra onu bozanlar ve Allah'ın bağlanmasını emrettiği bağları koparanlar (akrabalık bağlarını kesenler) ve yeryüzünü fesada verenler var ya; işte bunlar, lânet onlara ve yurdun kötüsü Cehennem de onlara" (er-Ra'd, 13/21, 25).
Ayet ve hadislerde geçen "rahim" (akraba) sözünün hangi derecede akrabaları içine aldığı hususunda farklı görüşler vardır. Bazılarına göre kendileriyle evlenilmesi haram olanlar; bazılarına göre vârisler akraba sayılır. Bazı âlimler de, mahrem olsun olmasın, kişinin bütün yakınları akraba (rahim) dir demişlerdir. Bu son görüş, toplumsal yardımlaşma bakımından daha kapsamlıdır.
Allah (c.c) ve Peygamberi (s.a.s), akrabanın görülüp gözetilmesini emrettiklerine göre, bunun nâsıl yapılacağını iyi bilmek gerekir.
Sıla-i rahmin birkaç derecesi vardır. En aşağı derecesi akrabalarımıza karşı tatlı sözlü, güler yüzlü olmak; karşılaştığımızda selâmlaşmayı, hal hâtır sormayı ihmâl etmemek; dâima kendileri hakkında iyi şeyler düşünmek ve hayır dilemektir. İkinci derece de ziyâretlerine gitmek ve çeşitli konularda yardımlarına koşmaktır. Bunlar daha çok bedenî hizmetlerdir. Özellikle yaşlıları zaman zaman yoklayarak, yapılacak işleri varsa onları takib etmek kendilerini sevindirecektir. Sıla-i rahmin üçüncü ve en önemli derecesi akrabalara malî yardım ve destek sağlamaktır.
Bu yardımlar herkesten beklenemez. Hasta ve yatalak bir kişiden akrabasını ziyâret etmesini istemek anlamsızdır. Fakir birisinden de başkalarına mâlî yardımda bulunmasını beklemek de yanlıştır. Yalnız zengin, hali vakti yerinde bir müslümanın, sadece ziyâret ve hal, hatır sormakla bu görevi yerine getirebileceği de söylenemez. Böyle zengin birisi için sıla-i rahim, yoksul akrabalarına elinden geldiğince malî destekte bulunmaktır. Bu destek ödünç para vermekle olabileceği gibi; karşılıksız mâlî yardımlar şeklinde de olabilir. Şu halde, yakınları görüp gözetmek deyince, yukarıda belirtilen üç derecedeki yardımdan hangisine güç yetiniyorsa, onun yapılması anlaşılmalıdır. Yapabileceği görevi yapmamak müslümanı bu konuda sorumlu kılar. Yukarıdaki âyet-i kerimede, Allah Teâlâ'nın bu görevi yerine getirmeyenlere yönelttiği lânet unutulmamalıdır. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: Her Cuma gecesi insanoğlunun amelleri Allah'a arz olunur: Yalnız sıla-i rahimde bulunmayanların amelleri kabul olunmaz" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 484).
Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
" Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasını görüp gözetsin" (Buharî, İlim, 37; Müslim, İmam, 74-77).
"Akrabalık, Arş'ta asılıdır. Der ki: "-Beni gözeteni Allah gözetsin; beni terk edeni Allah terk etsin" (Müslim, Birr ve Sıla, 17);
"Akrabalık bağlarını kesip koparan kimse Cennete giremez" (Buhari, Edeb, 11);
"Her kim rızkının bol olmasını ve ecelinin gecikmesini istiyorsa akrabasını görüp gözetsin" (Buhari, Edeb, 12);
"Ey insanlar, birbirinize selâm verin, akrabanızı gözetin, yemeği yedirin! Geceleyin insanlar uyurken namaz kılın ki selâmetle Cennete giresiniz" (Tirmizî, Et'ime, 45).
"Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Bu sadaka akrabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diğeri sıla-i rahimdir ki bu da sadaka sayılır" (Tirmizi, Zekât, 26).
Akrabalarımız, özellikle hala, teyze, amca, dayı, gibi yakınlarımız aileden sayılır. Onları kendi yakınlarımız bilerek davranışlarımızı ayarlamakta büyük faydalar vardır. Rasûlüllah (s.a.s): "Teyze, anne yerindedir" (Tirmizi, Birr, 5) buyuruyor. Amca da baba yerindedir. Bu kadar yakın olan kişilere karşı yerine getirilmesi gereken bazı ahlâkî görevlerin bulunması tabiidir. Bu görevler arasında olan ziyaretlere özel bir yer ayrılmalıdır. Aşağıda anlatılacak genel ziyaret kurallarına uyarak yakınları, başta bayramlar olmak üzere, zaman zaman ziyâret etmek, mümkünse hediyeler götürmek güzel bir davranıştır. Yapılan ziyareti iâde etmek de gerekir. Müslümanı ziyarete gelene gitmemek aradaki bağların daha çabuk kopmasına sebep olmaktır.
Ziyaretler akrabalar arasındaki sevgi bağlarını güçlendirir. Dargınlıkları sona erdirir. Sevinç ve üzüntülerin karşılıklı paylaşılmasına, sıkıntılara birlikte çareler aranmasına vesîle olur. Özellikle yaşlılar toplumda yalnız kalmadıkları, çevrelerinde kendilerini seven, arayıp soran insanların bulunduğu inancı ile son yıllarını huzur ve mutluluk içinde geçirirler.
Sıla-i rahim konusunda dikkat edilecek hususlârdan biri de şudur: İyilik, karşılık bekleyerek yapılmamalı, sadece görüp gözeten yakınlara karşı sıla-i rahimde bulunulmamalı; aksine, unutan, akrabalık bağlarını koparanlara karşı da bu görev yerine getirilmelidir. Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:
"İyiliğe benzeri ile karşılık veren kişi, tam anlamıyla akrabasını görüp gözetmiş olmaz. Hakiki sıla, kişinin kendisi ile ilgiyi kesenleri görüp gözetmesidir" (Buharî, Edeb, 15).
İyilik her durumda düşünülmeli ve yapılmalıdır. Yoksul ve güçsüz iken iyilik ve yardımdan söz edip, zengin ve güçlü duruma yükselince başka türlü davranmak, fesâd ve ahlâksızlıktan başka bir şey değildir.
Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor:
Demek idâreyi ve hâkimiyeti ele alırsanız hemen yer yüzünde fesad çıkaracak, akrabalık bağlarını bile parçalayıp keseceksiniz öyle mi? Onlar öyle kimselerdir ki Allah kendilerini rahmetinden kovmuş da duygularını almış ve gözlerini kör eylemiştir. (Muhammed, 47/22-23).
Şâmil İA
13 Mart 2008 Perşembe
Çocuğun Kefaleti
Çocuğun kefaleti farzdır. Çünkü terk edildiği zaman çocuk helak olur. Bu, Allah'ın vacip kıldığı canın korunması türünden bir farziyettir. Dolayısıyla çocuğun helak olmaktan korunması ve helak edici şeylerden kurtarılması gerekir. Çocuğun kefaleti farz olmakla birlikte akrabalık hakkı ile de ilgilidir. Çünkü orada çocuğun istihkakının temin edilmesi söz konusudur. Dolayısıyla kefaletin farziyetinin bununla ilgisi olduğu gibi hak sahibi olmanın da ilgisi vardır. Her çocuk için bir kefalet hakkı vardır. Bu hak, çocuğun kefaleti üzerine farz olanlara aittir. Aynen belirtildiği zaman bu, “hadın” üzerine farz olur. Ancak Allah’ın, kefaleti üzerlerine almayı farz kıldığı kişilerin buna ehil olmaları lazımdır. Dolayısıyla herkesin bunu alma hakkı yoktur. Örneğin; çocuğu zayi edecek kimse bu kefalet hakkına sahip olamaz. Zira bu durumdaki bir çocuğun yok olmakla karşılaşması kaçınılmazdır. Dolayısıyla çocuk olan bir kimsenin veya bunağın kefaleti olmaz. Zira her ikisi de çocuğa bakmaktan acizdirler. Üstelik bunamış bir kimse başkasına muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan ise bir çocuğun kefaletini üstlenemez. Dolayısıyla yanında çocuğun kaybolacağı kimse, ihmalinden, emzirme ile uğraşmasını engelleyecek bir işle meşgul olmasından ya da fasıklık sıfatlarına sahip olmasından dolayı -zira böyle bir kişinin elinde yetişen çocuğun da fasık olması söz konusudur- kefalet hakkını kazanamaz. Çünkü bozgunculuk helak türlerindendir.
Kafir bir kimsenin müslüman bir annenin çocuğuna babalık yapması tasavvur dahi edilemez. Çünkü müslüman bir kadının kafir bir erkekle evlenmesi caiz değildir. Dolayısıyla çocuğun kefaleti için en uygun kimsenin annesi veya annesinin dışında bir başkasının olabileceği görülmektedir. Bu durumda meseleye bakılır. Şayet çocuk eşyaları kavrayabilecek kadar akıl sahibi ise, annesi ile babasının muamelesini ayırabiliyorsa yani sütten, memeden kesilme yaşının üstünde ise, annesi ile babası arasında ikisinden birisini seçmekte serbest bırakılır. Ebu Davud, Abdulhamid b. Cafer'in babasından ve dedesi Rafi' b. Sinan'dan şunu rivayet etmektedir:
"Rafi' b. Sinan müslüman oldu. Annesi ise müslüman olmaktan kaçındı. Annesi Nebi (s.a.v.)'e gelerek; "Kızım henüz sütten kesildi veya sütten henüz yeni kesilmiş bir yaştadır" dedi. Rafi'; "Kız benimdir" dedi. Bunun üzerine Nebi (s.a.v.), Rafi b. Sinan'ın bir yanına, kadının da diğer yanına oturmalarını söyledi. Ardından onlara: Çocuğu kendinize çağırın, dedi. Çocuk, annesine yöneldi. Nebi (s.a.v.): Ey Allah'ım, onu doğru olana yönelt, deyince çocuk babasına yöneldi ve babası çocuğu aldı." Aynı hadisi Ahmed ve Nesei de, bu hadisde yer alan aynı anlamda farklı lafızlarla rivayet etmişlerdir.
Çocuk, eşyaları henüz tanıyamıyacak kadar küçük ise, annesi ile babasının muamelesini birbirinden ayıramıyorsa yani sütten kesilme yaşında veya daha altında ise ya da buna yakın bir yaşta ise, anne veya babasından birisini tercihte serbest bırakılmaz, doğrudan doğruya annesine verilir. Yukarıda geçen Rafi' b. Sinan hadisinin mefhumu bunu göstermektedir. Zira çocuğu emzirmede annenin daha çok hak sahibi olduğu sabittir. Bundan anneyi men edecek herhangi bir nass da yoktur. Kefalet, bir nevi velayet gibidir; dolayısıyla müslümanın kafir üzerinde velayeti söz konusu olamaz, şeklinde bir itiraz ileri sürülemez. Zira çocuk henüz memededir ve bakıma muhtaçtır, bu ise velayet değildir. Dolayısıyla velayetle ilgili hükümler burada uygulanamaz.
Boşanan bir anne çocuğun kefaletinde daha fazla hak sahibidir. Ebu Davud Abdullah b. Amr b. el-As'dan rivayet ediyor:
“Bir kadın Rasulullah (s.a.v.)'e gelerek şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü! Şu benim oğlum, karnım ona bir kap, göğsüm ona su kaynağı, bağrım onu bastığım yer oldu. Babası ise beni boşadı ve onu benden çekip almak istedi? Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi: Başkası ile evlenmediğin sürece onu almak senin hakkındır." İbni Şeybe, Ömer'den şunu rivayet eder: Ömer, Asım'ın annesini boşadı, sonra kucağında Asım olduğu halde yanına geldi ve annesinin kucağından onu almak istedi. Aralarında bir sürtüşme oldu ve bu nedenle çocuk ağladı. Ardından doğruca Ebu Bekir es-Sıddık'a gittiler de Ebu Bekir (r.a.) şöyle dedi: "Annesinin onu sıvazlaması, bağrına basması, annesinin kokusunu alması, çocuk için senden daha hayırlıdır. Ta ki çocuk yetişinceye kadar. O zaman da çocuk istediğini seçer." Ancak anne, yukarıda sayılan kefalet şartlarının tümüne veya bir kısmına ehil değilse, yani kadın bir başkası ile evlenmiş, bunamış veya bir başka durumda ise adeta yok olmuş gibidir. Bu durumda, çocuğun kefaleti çocuğa en yakın olana intikal eder. Ancak ebeveynin her ikisi de çocuğa bakmaya ehil değillerse onlara en yakın olan kimselere bu hak intikal eder. Zira onların her ikisi yok hükmündedirler. Çocuğun bakımıyla ilgili durumların tümünde annenin önceliği vardır. Sonra annenin annesi yani anneanne gelir. Bu silsile anne tarafından yakınlık sırasına göre kadınlar arasında devam eder. Çünkü onlar kadındırlar ve onların doğurganlıkları gerçek bir vakıadır. Bunlar anne konumundadırlar. Daha sonra baba, babaanne, dede, dedenin annesi, dedenin babası, dedenin babasının annesi Babaanneler mirasçı olmasalar dahi çocuğun bakımında hak sahibidirler. Çünkü onlar baba tarafından “hadane” grubuna giren kadınlardandır. Eğer ortada anneler ve babalar yoksa çocuğun bakımı, terbiyesi kız kardeşlere intikal eder. Kardeşler arasında ise anne-babanın kız kardeşlerinin önceliği vardır. Sonra babadan kız kardeşi daha sonra da anneden kız kardeş gelir. Kız kardeşin erkek kardeşe önceliği vardır. Çünkü kız kardeşler süt emzirme grubuna giren kimselerdendir. Erkekler kadınlarla aynı derecede olmalarına rağmen kadınlar tercih edilirler. Şayet kız kardeşler yoksa, anne-babanın erkek kardeşlerinin öncelikleri vardır. Bunlardan sonra baba bir kardeşi, sonra öz ve üvey amca çocukları gelir. Anne bir erkek kardeşin hadane hakkı yoktur. Bütün bunların hiçbiri yoksa hadane hakkı teyzelere intikal eder. Teyzeler yoksa halalara, halalar da yoksa ana-baba bir amcalara, sonra bab bir amcalara, sonra bab bir teyzelere, anne bir amcaların bakım hakkı yoktur. Bunlar da yoksa bakım hakkı anne bir teyzelere sonra baba bir teyzelere sonra babanın halalarına intikal eder. Annenin halalarının bakım hakkı yoktur. Çünkü onlar anne grubuna girenlerdendir.
Çocuğun bakımı, bu saydığımız kişilerden hiçbiri bulunmadıkça ya da bunların yetersizlikleri söz konusu olmadıkça bir başkasına intikal etmez. Ancak çocuğun bakımı çocuğa bakabilme hakkına sahip olan birisine bırakılmışsa, çocuğun bakımını bir başkasına geçmesini gerektirecek bir durum olmadıkça başkasına intikal etmez. Zira çocuğa bakmak her ne kadar "hadın"a ait bir hak ise de aynı zamanda onun görevidir de. Dolayısıyla çocuğun bakımı, bu görevi daha iyi yerine getirecek bir kişinin bulunması dışında başkasına bırakılamaz. Böylesi bir durum söz konusu olduğu zaman yukarıdaki sırılamaya göre yakınlık derecesindeki kişilerden birisine intikal eder. Ancak çocuğa bakma hakkını elinde bulunduran bir kimse bu hakkından vezgeçmek isterse, çocuğa bakma ehliyetine sahip oldukça bu hakkından vazgeçemez ve çocuk kendisine geri verilir. Aynı şekilde anne evlenir ve çocuğa bakma hakkı düşerse ardından da tekrar boşanırsa çocuğun kefalet hakkı tekrar anneye döner. Bu durum çocuğun bakımında yakınlık sırasındaki tüm kimseler için böyledir. Yani çeşitli sebeplerle bakım hakkını kaybeden kimseler engellerin ortadan kalkmasıyla bu hakkı tekrar kazanırlar.
Çocuğun bakımını üstlenmekte hangisinin daha bir hak sahibi olduğunda bir grup ihtilaf ederse furu (çocuklar ve torunlar) arasında buna en fazla hak sahibi olan kimse tercih edilir. Bera b. Azib'den: Hamza (r.a.)'ın kızının bakımını üstlenmekte Ali, Cafer ve Zeyd (r.anhüm) birbirleri ile çekiştiler. Ali (r.a.); ona bakmak benim hakkımdır çünkü o, benim amcamın kızıdır, dedi. Cafer (r.a.), o, hem benim amcamın kızıdır hem de onun teyzesi benim karımdır, dedi. Zeyd (r.a.) ise, benim kardeşimin kızıdır, dedi. Bu hususta Rasulullah (s.a.v.), teyzesine verilmesine hükmetti ve şöyle dedi:
"Teyze, anne konumundadır."
Bu açıklamaların tümü, yok olmaktan korunmaya muhtaç küçük çocuğun kefaleti hakkındaki açıklamalardır. Fakat, kefalete muhtaç olmayan bir çocuktan kefalet illeti kalkar. İlletin kalkması ile bununla ilgili hüküm de kalkar. Bu durumda bakılır: Eğer kefalet hakkı kafir bir anneye aitse, çocuk ondan alınarak çocuğun velayetine sahip olan kimseye verilir. Çünkü bu durumdaki çocuğun durumu, kefalet hükmüne değil velayet hükmüne girmektedir. Velayet hakkına ise bir kafirin sahip olması caiz değildir. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Allah, müslümanlar üzerinde kafirlere asla yol vermez." Rasulullah (s.a.v.) de şöyle buyurmaktadır:
"İslam yücedir, onun üstünde hiçbir şey yoktur." Bu nasslar geneldir, herhangi bir şeyle tahsis edilmemişlerdir. Ancak hadane hadisi tahsis edilmiş bir şekilde gelmiştir. Fakat çocuk memeden kesilme yaşından büyükse, özel olarak gelmiş olan hadane hadisi çocuğa uygulanamaz. Ancak kefalet hakkına ve müslümanların velayet hakkına sahip olan kimseye gelince; anne ve baba müslüman kimseler ise kız veya erkek çocuk annesine veya babasına gitmesi konusunda serbest bırakılırlar. Çocuk kimi seçerse ona verilir. Ahmed, İbni Mace ve Tirmizi şu hadisi rivayet ederler: "Ebu Hüreyre'den: Nebi (s.a.v.), bir erkek çocuğu annesi ve babasından birini seçmesi hususunda serbest bıraktı." Ebu Davud'un rivayetinde ise şu vardır:
"Bir kadın Nebi (s.a.v.)'e gelerek şöyle dedi: Ey Allah Rasulü! Kocam çocuğumu benden almak istiyor. Halbuki oğlum bana Ebu Inebe kuyusundan su getirmekte ve faydası dokunmaktadır. Rasulullah (s.a.v.) kura çekmek isteyince adam şöyle dedi: Kim benim oğlumu benden alabilir? Bunun üzerine Nebi (s.a.v.) çocuğa: İşte annen, işte baban. Bunlardan hangisini istersen onun elinden tut, dedi. Bunun üzerine çocuk annesinin elini tuttu, annesi de çocukla birlikte kalkıp gittiler.” Beyhaki, Ömer (r.a.)'ın, bir çocuğu annesi ile babasından birini seçmekte serbest bıraktığını riviayet eder. Yine Ali (r.a.)'ın, yedi veya sekiz yaşlarında olan Ammara el-Cüzami'yi annesi ve halasından birisini seçmekte serbest bıraktığı rivayet edilir. Bu hadislerin tümü açıktır. Anne ve baba çocukları üzerinde çekiştikleri zaman, çocuğun bunlardan dilediğini seçmekte serbest bırakılması gerektiğine ve çocuk kimi seçerse onunla gidebileceğine delalet etmektedir. Ancak Ebu Davud'un rivayetinde yer alan kura çekme olayı, Nesei'nin rivayetinde ve diğer rivayetlerde yer almamaktadır. Dolayısıyla bu rivayet, çocuğun annesi ve babasından birisini seçmemesi durumunda aralarında kura çekileceğine yorumlanır. Çocuğun anne ve babasından birisini seçmekte serbest bırakılması belirli bir yaşla sınırlandırılmamıştır. Bu husus, uzmanların takdirine göre hakimin değerlendirmesine bırakılmıştır. Eğer uzmanlar çocuğun kefaletten yani süt emmeden müstağni olduğunu söylerlerse ve hakim de buna kanaat getirirse çocuğu serbest bırakır. Aksi durumda hadane hakkına sahip olan kimseye verir. Bu hüküm, çocukların durumlarındaki değişiklik ile değişir. Beş yaşındaki bir çocuk kefaletten kurtulabilirken, dokuz yaşındaki bir çocuk henüz kefaletten kurtulmamış olabilir. Burada, kefaletten kurtulup kurtulmadıkları hususunda çocuğun durumu dikkate alınır.
Kafir bir kimsenin müslüman bir annenin çocuğuna babalık yapması tasavvur dahi edilemez. Çünkü müslüman bir kadının kafir bir erkekle evlenmesi caiz değildir. Dolayısıyla çocuğun kefaleti için en uygun kimsenin annesi veya annesinin dışında bir başkasının olabileceği görülmektedir. Bu durumda meseleye bakılır. Şayet çocuk eşyaları kavrayabilecek kadar akıl sahibi ise, annesi ile babasının muamelesini ayırabiliyorsa yani sütten, memeden kesilme yaşının üstünde ise, annesi ile babası arasında ikisinden birisini seçmekte serbest bırakılır. Ebu Davud, Abdulhamid b. Cafer'in babasından ve dedesi Rafi' b. Sinan'dan şunu rivayet etmektedir:
"Rafi' b. Sinan müslüman oldu. Annesi ise müslüman olmaktan kaçındı. Annesi Nebi (s.a.v.)'e gelerek; "Kızım henüz sütten kesildi veya sütten henüz yeni kesilmiş bir yaştadır" dedi. Rafi'; "Kız benimdir" dedi. Bunun üzerine Nebi (s.a.v.), Rafi b. Sinan'ın bir yanına, kadının da diğer yanına oturmalarını söyledi. Ardından onlara: Çocuğu kendinize çağırın, dedi. Çocuk, annesine yöneldi. Nebi (s.a.v.): Ey Allah'ım, onu doğru olana yönelt, deyince çocuk babasına yöneldi ve babası çocuğu aldı." Aynı hadisi Ahmed ve Nesei de, bu hadisde yer alan aynı anlamda farklı lafızlarla rivayet etmişlerdir.
Çocuk, eşyaları henüz tanıyamıyacak kadar küçük ise, annesi ile babasının muamelesini birbirinden ayıramıyorsa yani sütten kesilme yaşında veya daha altında ise ya da buna yakın bir yaşta ise, anne veya babasından birisini tercihte serbest bırakılmaz, doğrudan doğruya annesine verilir. Yukarıda geçen Rafi' b. Sinan hadisinin mefhumu bunu göstermektedir. Zira çocuğu emzirmede annenin daha çok hak sahibi olduğu sabittir. Bundan anneyi men edecek herhangi bir nass da yoktur. Kefalet, bir nevi velayet gibidir; dolayısıyla müslümanın kafir üzerinde velayeti söz konusu olamaz, şeklinde bir itiraz ileri sürülemez. Zira çocuk henüz memededir ve bakıma muhtaçtır, bu ise velayet değildir. Dolayısıyla velayetle ilgili hükümler burada uygulanamaz.
Boşanan bir anne çocuğun kefaletinde daha fazla hak sahibidir. Ebu Davud Abdullah b. Amr b. el-As'dan rivayet ediyor:
“Bir kadın Rasulullah (s.a.v.)'e gelerek şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü! Şu benim oğlum, karnım ona bir kap, göğsüm ona su kaynağı, bağrım onu bastığım yer oldu. Babası ise beni boşadı ve onu benden çekip almak istedi? Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi: Başkası ile evlenmediğin sürece onu almak senin hakkındır." İbni Şeybe, Ömer'den şunu rivayet eder: Ömer, Asım'ın annesini boşadı, sonra kucağında Asım olduğu halde yanına geldi ve annesinin kucağından onu almak istedi. Aralarında bir sürtüşme oldu ve bu nedenle çocuk ağladı. Ardından doğruca Ebu Bekir es-Sıddık'a gittiler de Ebu Bekir (r.a.) şöyle dedi: "Annesinin onu sıvazlaması, bağrına basması, annesinin kokusunu alması, çocuk için senden daha hayırlıdır. Ta ki çocuk yetişinceye kadar. O zaman da çocuk istediğini seçer." Ancak anne, yukarıda sayılan kefalet şartlarının tümüne veya bir kısmına ehil değilse, yani kadın bir başkası ile evlenmiş, bunamış veya bir başka durumda ise adeta yok olmuş gibidir. Bu durumda, çocuğun kefaleti çocuğa en yakın olana intikal eder. Ancak ebeveynin her ikisi de çocuğa bakmaya ehil değillerse onlara en yakın olan kimselere bu hak intikal eder. Zira onların her ikisi yok hükmündedirler. Çocuğun bakımıyla ilgili durumların tümünde annenin önceliği vardır. Sonra annenin annesi yani anneanne gelir. Bu silsile anne tarafından yakınlık sırasına göre kadınlar arasında devam eder. Çünkü onlar kadındırlar ve onların doğurganlıkları gerçek bir vakıadır. Bunlar anne konumundadırlar. Daha sonra baba, babaanne, dede, dedenin annesi, dedenin babası, dedenin babasının annesi Babaanneler mirasçı olmasalar dahi çocuğun bakımında hak sahibidirler. Çünkü onlar baba tarafından “hadane” grubuna giren kadınlardandır. Eğer ortada anneler ve babalar yoksa çocuğun bakımı, terbiyesi kız kardeşlere intikal eder. Kardeşler arasında ise anne-babanın kız kardeşlerinin önceliği vardır. Sonra babadan kız kardeşi daha sonra da anneden kız kardeş gelir. Kız kardeşin erkek kardeşe önceliği vardır. Çünkü kız kardeşler süt emzirme grubuna giren kimselerdendir. Erkekler kadınlarla aynı derecede olmalarına rağmen kadınlar tercih edilirler. Şayet kız kardeşler yoksa, anne-babanın erkek kardeşlerinin öncelikleri vardır. Bunlardan sonra baba bir kardeşi, sonra öz ve üvey amca çocukları gelir. Anne bir erkek kardeşin hadane hakkı yoktur. Bütün bunların hiçbiri yoksa hadane hakkı teyzelere intikal eder. Teyzeler yoksa halalara, halalar da yoksa ana-baba bir amcalara, sonra bab bir amcalara, sonra bab bir teyzelere, anne bir amcaların bakım hakkı yoktur. Bunlar da yoksa bakım hakkı anne bir teyzelere sonra baba bir teyzelere sonra babanın halalarına intikal eder. Annenin halalarının bakım hakkı yoktur. Çünkü onlar anne grubuna girenlerdendir.
Çocuğun bakımı, bu saydığımız kişilerden hiçbiri bulunmadıkça ya da bunların yetersizlikleri söz konusu olmadıkça bir başkasına intikal etmez. Ancak çocuğun bakımı çocuğa bakabilme hakkına sahip olan birisine bırakılmışsa, çocuğun bakımını bir başkasına geçmesini gerektirecek bir durum olmadıkça başkasına intikal etmez. Zira çocuğa bakmak her ne kadar "hadın"a ait bir hak ise de aynı zamanda onun görevidir de. Dolayısıyla çocuğun bakımı, bu görevi daha iyi yerine getirecek bir kişinin bulunması dışında başkasına bırakılamaz. Böylesi bir durum söz konusu olduğu zaman yukarıdaki sırılamaya göre yakınlık derecesindeki kişilerden birisine intikal eder. Ancak çocuğa bakma hakkını elinde bulunduran bir kimse bu hakkından vezgeçmek isterse, çocuğa bakma ehliyetine sahip oldukça bu hakkından vazgeçemez ve çocuk kendisine geri verilir. Aynı şekilde anne evlenir ve çocuğa bakma hakkı düşerse ardından da tekrar boşanırsa çocuğun kefalet hakkı tekrar anneye döner. Bu durum çocuğun bakımında yakınlık sırasındaki tüm kimseler için böyledir. Yani çeşitli sebeplerle bakım hakkını kaybeden kimseler engellerin ortadan kalkmasıyla bu hakkı tekrar kazanırlar.
Çocuğun bakımını üstlenmekte hangisinin daha bir hak sahibi olduğunda bir grup ihtilaf ederse furu (çocuklar ve torunlar) arasında buna en fazla hak sahibi olan kimse tercih edilir. Bera b. Azib'den: Hamza (r.a.)'ın kızının bakımını üstlenmekte Ali, Cafer ve Zeyd (r.anhüm) birbirleri ile çekiştiler. Ali (r.a.); ona bakmak benim hakkımdır çünkü o, benim amcamın kızıdır, dedi. Cafer (r.a.), o, hem benim amcamın kızıdır hem de onun teyzesi benim karımdır, dedi. Zeyd (r.a.) ise, benim kardeşimin kızıdır, dedi. Bu hususta Rasulullah (s.a.v.), teyzesine verilmesine hükmetti ve şöyle dedi:
"Teyze, anne konumundadır."
Bu açıklamaların tümü, yok olmaktan korunmaya muhtaç küçük çocuğun kefaleti hakkındaki açıklamalardır. Fakat, kefalete muhtaç olmayan bir çocuktan kefalet illeti kalkar. İlletin kalkması ile bununla ilgili hüküm de kalkar. Bu durumda bakılır: Eğer kefalet hakkı kafir bir anneye aitse, çocuk ondan alınarak çocuğun velayetine sahip olan kimseye verilir. Çünkü bu durumdaki çocuğun durumu, kefalet hükmüne değil velayet hükmüne girmektedir. Velayet hakkına ise bir kafirin sahip olması caiz değildir. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Allah, müslümanlar üzerinde kafirlere asla yol vermez." Rasulullah (s.a.v.) de şöyle buyurmaktadır:
"İslam yücedir, onun üstünde hiçbir şey yoktur." Bu nasslar geneldir, herhangi bir şeyle tahsis edilmemişlerdir. Ancak hadane hadisi tahsis edilmiş bir şekilde gelmiştir. Fakat çocuk memeden kesilme yaşından büyükse, özel olarak gelmiş olan hadane hadisi çocuğa uygulanamaz. Ancak kefalet hakkına ve müslümanların velayet hakkına sahip olan kimseye gelince; anne ve baba müslüman kimseler ise kız veya erkek çocuk annesine veya babasına gitmesi konusunda serbest bırakılırlar. Çocuk kimi seçerse ona verilir. Ahmed, İbni Mace ve Tirmizi şu hadisi rivayet ederler: "Ebu Hüreyre'den: Nebi (s.a.v.), bir erkek çocuğu annesi ve babasından birini seçmesi hususunda serbest bıraktı." Ebu Davud'un rivayetinde ise şu vardır:
"Bir kadın Nebi (s.a.v.)'e gelerek şöyle dedi: Ey Allah Rasulü! Kocam çocuğumu benden almak istiyor. Halbuki oğlum bana Ebu Inebe kuyusundan su getirmekte ve faydası dokunmaktadır. Rasulullah (s.a.v.) kura çekmek isteyince adam şöyle dedi: Kim benim oğlumu benden alabilir? Bunun üzerine Nebi (s.a.v.) çocuğa: İşte annen, işte baban. Bunlardan hangisini istersen onun elinden tut, dedi. Bunun üzerine çocuk annesinin elini tuttu, annesi de çocukla birlikte kalkıp gittiler.” Beyhaki, Ömer (r.a.)'ın, bir çocuğu annesi ile babasından birini seçmekte serbest bıraktığını riviayet eder. Yine Ali (r.a.)'ın, yedi veya sekiz yaşlarında olan Ammara el-Cüzami'yi annesi ve halasından birisini seçmekte serbest bıraktığı rivayet edilir. Bu hadislerin tümü açıktır. Anne ve baba çocukları üzerinde çekiştikleri zaman, çocuğun bunlardan dilediğini seçmekte serbest bırakılması gerektiğine ve çocuk kimi seçerse onunla gidebileceğine delalet etmektedir. Ancak Ebu Davud'un rivayetinde yer alan kura çekme olayı, Nesei'nin rivayetinde ve diğer rivayetlerde yer almamaktadır. Dolayısıyla bu rivayet, çocuğun annesi ve babasından birisini seçmemesi durumunda aralarında kura çekileceğine yorumlanır. Çocuğun anne ve babasından birisini seçmekte serbest bırakılması belirli bir yaşla sınırlandırılmamıştır. Bu husus, uzmanların takdirine göre hakimin değerlendirmesine bırakılmıştır. Eğer uzmanlar çocuğun kefaletten yani süt emmeden müstağni olduğunu söylerlerse ve hakim de buna kanaat getirirse çocuğu serbest bırakır. Aksi durumda hadane hakkına sahip olan kimseye verir. Bu hüküm, çocukların durumlarındaki değişiklik ile değişir. Beş yaşındaki bir çocuk kefaletten kurtulabilirken, dokuz yaşındaki bir çocuk henüz kefaletten kurtulmamış olabilir. Burada, kefaletten kurtulup kurtulmadıkları hususunda çocuğun durumu dikkate alınır.
Efendimiz'in(sav) Evlilikleri
Her vesile ile İslâmiyete saldıran ve o güneşin üflemekle söneceğini sanan bazı zavallılar, Peygamberimizin (S.A.V.) yaptığı evliliklerin nefsanî (beşerîlik ve şehevî’lik eseri) olduğunu ileri sürerler. Bu konuda araştırma yapmayan veya yapma imkânını bulamayan birçok Müslümanın kafasında da, dile getirilmekten dahi korkulan bir takım şüpheler hâsıl olur.
Fakat hakikatler ortaya konduğunda görülecektir ki, bu evliliklerin temelinde; aile mahremiyeti içinde cereyan eden İslâmî esasların bizzat Efendimizin (S.A.V.) pâk zevceleri tarafından ortaya konması ve İslâmiyetin geniş kitleler tarafından benimsenmesi yatmaktadır.
Efendimizin çok evliliğini dile getirirken bunun nefsanî olduğunu imâ edenlere söylenecek ilk şey, dost ve düşman tarafından “emin” yani “güvenilir kişi” lakabıyla bilinen ve her yönüyle bir ahlâk ve ifffet âbidesi olan O zat’ın (S.A.V.) ilk evliliğini 25 yaşında gerçekleştirmesi ve bu izdivacı da, kendisinden 15 yaş büyük olan Hatice validemizle yapmış olmasıdır.
Eğer bu evlilik nefsanî ve şehevî esaslara bina edilmiş olsaydı, Akdeniz ülkeleri gibi sıcak ülkelerin yol açtığı şiddetli hissiyat sebebiyle 25 yaşından çok daha önce gerçekleşecek ve “yaşlı” sayılabilecek bir zevce yerine, çok daha genç olan bir eş tercih edilecekti. Ayrıca emsalsiz bir sadakatla ve 23 yıl boyunca süren böyle bir evliliğin, belki de 23 ay gibi kısa bir süre içinde sona ermesi gerekirdi.
Efendimizin (S.A.V.) bu evliliği, günümüzün en büyük inkârcılarını dahi yarı yolda bırakan Mekke müşriklerini susturmuş ve Peygamberimize hiç olmayacak şeyleri isnad eden bu müşrikler, evlilikleri konusunda O’na bir şey söyleme cüretini gösterememişlerdir. Üstelik Hz. Hatice validemizin başından, önceden iki evlilik daha geçmiştir.
Evet, 25 yaşına kadar hiç evlenmeyen Peygamberimizin (S.A.V.) Hatice-tül Kübra ile olan evliliği 23 yıl sürmüş ve O’nun vefatı üzerine, arkada acı bir hasret bırakarak sona ermiştir.
Hz. Hatice validemizin vefat ettiği tarihte Peygamberlik vazifesinin 8.senesinde olan Efendimiz (S.A.V.), omuzunda kâinat çapında bir yük bulunmasına rağmen 5 yıl daha evlenmemiş, yani 53 yaşına kadar sadece tek evlilikle yetinmiştir.
Efendimizin (S.A.V.) geriye kalan 10 yıllık mübarek ömürleri içinde, bazen Cebrail Aleyhisselâmın getirdiği emirle, bazen de bir tür vahiy hükmünde olan rüyalarında kendisine bildirilmesi üzerine yaptığı izdivaçların nefsanî olduğunu söylemek, elbette gerçek bir vicdansızlıktır. Kaldı ki bu zevcelerden Ümmü Seleme, Ümmü Habibe, Hz.Safiye ve Hz. Sevde, daha önceden evlenmiş ve eşlerinin savaşlarda ölmesi üzerine, bazısı çocuklarıyla birlikte ortada kalmış kimselerdir. 60 yaşları civarında olan Peygamberimizin çok daha genç ve evlenmemiş zevceler yerine bu kişileri tercih etmesindeki ana sebep, İslâm nurunun yayılmasına hız kazandırmaktır. Nitekim Ümmü Habibe’nin nikâhlanmasıyla, bütün Emevîlerde tesir icra edebilecek Ebû Süfyan ailesinin gönlü fethedilmiş, Hayber emirlerinden birinin kızı olan ve Müslümanlarla yaptıkları savaşta ailesini kaybeden Hz.Safiye’nin nikâhlanmasıyla da birçok Yahudinin yumuşaması sağlanarak İslâmiyetin yayılmasına hız kazandırılmıştır.
Efendimizin ikinci eşi olan Hz. Âişe-i Sıddıka ile olan izdivacı, kendisine rüyada bildirilmiş ve bu izdivaç, kadınlık âlemi için bir şeref vesilesi olmuştur. Emsalsiz kabiliyetleriyle Efendimize (S.A.V.) aynı zamanda bir talebe olan Âişe-i Sıddık’a, büyük bir mürşid ve mübelliğe olarak Peygamber ümmetinin yarısını teşkil eden hanımların irşad vazifesini yüklenmiştir.
Efendimizin (S.A.V.) Hz.Zeynep’le olan ve Cebrail Aleyhisselâmın Cenâb-ı Hak’tan getirdiği emirle gerçekleşen izdivacı ise, Arap Yarımadasında kök salmış olan âdetlere karşı bir tür ilân-ı harp hükmünü taşıyordu.
Böylelikle yapılan bütün evliliklerde yaşlı, orta yaşlı ve gençlerin bulunması itibariyle o devre ve dönemlere ait çeşitli hükümler vâzedildi ve bu mübarek vâlidelerimiz sayesinde tatbik imkânı buldu.
Cenâb-ı Hak hepsinden razı olsun. Ve bizleri, onların şefaatlerine nâil kılsın.
Prof.Süha Özdeniz
Fakat hakikatler ortaya konduğunda görülecektir ki, bu evliliklerin temelinde; aile mahremiyeti içinde cereyan eden İslâmî esasların bizzat Efendimizin (S.A.V.) pâk zevceleri tarafından ortaya konması ve İslâmiyetin geniş kitleler tarafından benimsenmesi yatmaktadır.
Efendimizin çok evliliğini dile getirirken bunun nefsanî olduğunu imâ edenlere söylenecek ilk şey, dost ve düşman tarafından “emin” yani “güvenilir kişi” lakabıyla bilinen ve her yönüyle bir ahlâk ve ifffet âbidesi olan O zat’ın (S.A.V.) ilk evliliğini 25 yaşında gerçekleştirmesi ve bu izdivacı da, kendisinden 15 yaş büyük olan Hatice validemizle yapmış olmasıdır.
Eğer bu evlilik nefsanî ve şehevî esaslara bina edilmiş olsaydı, Akdeniz ülkeleri gibi sıcak ülkelerin yol açtığı şiddetli hissiyat sebebiyle 25 yaşından çok daha önce gerçekleşecek ve “yaşlı” sayılabilecek bir zevce yerine, çok daha genç olan bir eş tercih edilecekti. Ayrıca emsalsiz bir sadakatla ve 23 yıl boyunca süren böyle bir evliliğin, belki de 23 ay gibi kısa bir süre içinde sona ermesi gerekirdi.
Efendimizin (S.A.V.) bu evliliği, günümüzün en büyük inkârcılarını dahi yarı yolda bırakan Mekke müşriklerini susturmuş ve Peygamberimize hiç olmayacak şeyleri isnad eden bu müşrikler, evlilikleri konusunda O’na bir şey söyleme cüretini gösterememişlerdir. Üstelik Hz. Hatice validemizin başından, önceden iki evlilik daha geçmiştir.
Evet, 25 yaşına kadar hiç evlenmeyen Peygamberimizin (S.A.V.) Hatice-tül Kübra ile olan evliliği 23 yıl sürmüş ve O’nun vefatı üzerine, arkada acı bir hasret bırakarak sona ermiştir.
Hz. Hatice validemizin vefat ettiği tarihte Peygamberlik vazifesinin 8.senesinde olan Efendimiz (S.A.V.), omuzunda kâinat çapında bir yük bulunmasına rağmen 5 yıl daha evlenmemiş, yani 53 yaşına kadar sadece tek evlilikle yetinmiştir.
Efendimizin (S.A.V.) geriye kalan 10 yıllık mübarek ömürleri içinde, bazen Cebrail Aleyhisselâmın getirdiği emirle, bazen de bir tür vahiy hükmünde olan rüyalarında kendisine bildirilmesi üzerine yaptığı izdivaçların nefsanî olduğunu söylemek, elbette gerçek bir vicdansızlıktır. Kaldı ki bu zevcelerden Ümmü Seleme, Ümmü Habibe, Hz.Safiye ve Hz. Sevde, daha önceden evlenmiş ve eşlerinin savaşlarda ölmesi üzerine, bazısı çocuklarıyla birlikte ortada kalmış kimselerdir. 60 yaşları civarında olan Peygamberimizin çok daha genç ve evlenmemiş zevceler yerine bu kişileri tercih etmesindeki ana sebep, İslâm nurunun yayılmasına hız kazandırmaktır. Nitekim Ümmü Habibe’nin nikâhlanmasıyla, bütün Emevîlerde tesir icra edebilecek Ebû Süfyan ailesinin gönlü fethedilmiş, Hayber emirlerinden birinin kızı olan ve Müslümanlarla yaptıkları savaşta ailesini kaybeden Hz.Safiye’nin nikâhlanmasıyla da birçok Yahudinin yumuşaması sağlanarak İslâmiyetin yayılmasına hız kazandırılmıştır.
Efendimizin ikinci eşi olan Hz. Âişe-i Sıddıka ile olan izdivacı, kendisine rüyada bildirilmiş ve bu izdivaç, kadınlık âlemi için bir şeref vesilesi olmuştur. Emsalsiz kabiliyetleriyle Efendimize (S.A.V.) aynı zamanda bir talebe olan Âişe-i Sıddık’a, büyük bir mürşid ve mübelliğe olarak Peygamber ümmetinin yarısını teşkil eden hanımların irşad vazifesini yüklenmiştir.
Efendimizin (S.A.V.) Hz.Zeynep’le olan ve Cebrail Aleyhisselâmın Cenâb-ı Hak’tan getirdiği emirle gerçekleşen izdivacı ise, Arap Yarımadasında kök salmış olan âdetlere karşı bir tür ilân-ı harp hükmünü taşıyordu.
Böylelikle yapılan bütün evliliklerde yaşlı, orta yaşlı ve gençlerin bulunması itibariyle o devre ve dönemlere ait çeşitli hükümler vâzedildi ve bu mübarek vâlidelerimiz sayesinde tatbik imkânı buldu.
Cenâb-ı Hak hepsinden razı olsun. Ve bizleri, onların şefaatlerine nâil kılsın.
Prof.Süha Özdeniz
Nikahı Haram Olan Kadınları Tanımada Ölçü
İslâmî hükümlere göre kendileriyle evlenilmesi haram olan kadınlara "Muharremât" adı verilmektedir. Haramlığın müebbed ve muvakkat olmasına göre bu sınıf ikiye ayrılmaktadır.
Müebbeden haram olan kadınlar üç kısma taksim ve kendi bahsinde tafsil olunmuştur. Şöyle ki:
a) Soy itibarıyla haram olan kadınlar,
b) Musâheret (nikâh hısımlığı) sebebiyle haram olan kadınlar,
c) Süt emme ve emzirmeden dolayı haram olan kadınlar. Soy itibariyle haram olan ve kendileri hakkındaki bu hüküm ebediyyen kalkmayan kadınlar şu yedi sınıftan ibarettir:
1- Anneler: Anne tabirinin içinde baba ve ana tarafından olan büyük anneler de dahil olup, ister nikâhlı bir evlenmeden isterse zinâ suçundan gelmiş olsun, oğluna veya torununa ebediyyen haram bulun-maktadır.
2- Kızlar: Bir şahsın kendi kızı ile oğul veya kız tarafından olan kız torunların hepsi buraya dahildir. Bahsi geçen kadınlar; ister nikâhlı bir evlilikten, isterse zinâ suçundan meydana gelmiş olsun haramlık bakımından bir fark yoktur. Binâenaleyh, bir adam bunlardan hiçbirisini asla nikâhlayamaz.
3- Kız kardeşler: Bu sınıfta toplanan kadınlar; ister ana baba bir, isterse baba veya ana bir olsunlar oğlan kardeşi ile evlenmeleri kesinlikle câiz değildir ve bu haramlık ebedidir.
4- Halalar: Babamızın kızkardeşi bulunan kadınlar, ister ana baba bir, isterse tek yönden bir yakınlığı olsun, kardeşinin oğlu (yeğeni) ile asla evlenemezler.
5- Teyzeler: Annemizin kızkardeşi bulunan kadınlar, ister ana baba bir kardeş olsunlar, isterse ana veya baba tarafından kardeş bulunsunlar, kızkardeşinin oğlu (yeğeni) ile kesinlikle evlenemezler.
6- Birâderinin kızı.
7- Hemşiresinin kızı
Bir kimsenin oğlan veya kızkardeşi, ister ana baba bir, isterse tek taraftan bir yakınlığa sahip bulunsun. Bunların kızları, amca veya dayıları ile evlenemez. Bu haramlık müebbet bir yasaklama olarak devam eder.
Musâheret yoluyla haram olan kadınlar, dört sınıfa ayrılmaktadır:
a) Üvey anneler: Babasının, gerek ana gerekse baba tarafından olan dedesinin nikâhlayacağı yabancı bir kadın, bunların nikâhı altına girdiği zamandan itibaren, üvey oğula veya üvey toruna haram olur. Babamız veya dedemiz o kadınla gerdeğe girmeden ölmüş veya ayrılmış olsun. Hükümde bir değişiklik olamaz.
b) Kayınvâlideler: Bir erkek, nikâhladığı kadının anası ile veya bu kadının ana veya babasının annesi ile evlenemez. Bu haramlık ebedidir. Karısı ile gerdeğe girmiş olmasa ve tenine el dokundurmasa bile hükümde bir değişiklik olmaz. Bu haramlık, dinî esaslara uygun olarak yapılan nikâh neticesinde derhal tahakkuk eder ve hiçbir suretle kalkmaz.
c) Üvey kızlar: Bir kimsenin nikâhladığı kadının önceki evliliklerinden olmuş kızları ile bu kızın çocuklarının veya torunlarının kızlarını almak (nikâhlamak) haramdır. Bu haramlığın sübûtu, o kadınla gerdeğe girmiş veya şehvetle tenine dokunmuş olma şartına bağlıdır. Şayet gerdeğe girmeden veya tenine şehvâni bir his ile dokunmadan önce nikahladığı o kadın ölecek olsa, ancak bu takdirde, üvey kız ile evlenmek haram değildir.
Kendisi ile zina edilen bir kadın, zina eden erkeğin oğluna veya torununa, babasına veya dedesine haram olduğu gibi, zina ettiği kadının kızı, oğlunun veya kızının kızı o erkeğe haramdır.
d) Gelinler: Bu tabir oğlunun karısı ile erkek torunların hanımlarını içine almaktadır. Bu sebeple, bir kimse, oğlunun boşadığı kadını ala-madığı gibi torunlarından birisinin ölümü veya boşaması ile dul kalmış bulunan karısı ile asla evlenemez. Bu haramlık müebbettir. Oğul veya torun, o kadınla gerdeğe girmiş olmasa bile hüküm aynıdır.
Emişmeden doğan haramlık:
Emme ve emzirmeden meydana gelen haramlık, soy itibarıyla olan haramlık gibi yedi sınıf kadını kuşatmaktadır. Tafsilâtı fıkıh kitaplarımızın "RADA" bahsinde görülen mevzûu, bütün yönleri ile değil, ölçü teşkil eden tarafları ile ele almak istiyoruz. Şöyle ki:
Emen ile emziren arasında "süt haramlığı"nın tahakkuk edebilmesi için, emen çocuğun iki yaşını geçmemiş olması; süt veren kadının da dokuz yaşında veya daha büyük olması şarttır.
Bu vasıftaki bir çocuğun bir kadını emmesi neticesinde sütün mideye inmesi ile haramlık tahakkuk eder. Süt veren kadın; ister evli, ister dul, isterse bâkire olsun. Emen çocuk da o kadını gerek hayatta iken, gerekse ruhunu teslim ettikten sonra emmiş bulunsun. Emişme haramlığı yine tahakkuk eder. Süt, çocuğun ağzından veya burnundan midesine ulaşsa; ağızla emmek sûretiyle veya emzikle verilse haramlık yine meydana gelir.
Hanefî mezhebinde, mideye inen sütün az veya çok olmasında, bir defa veya mükerrer olarak emzirilmesinde, haramlığın tahakkuku bakımından, hiçbir fark yoktur. Bu haramlığın meydana gelmesi için sütün mideye inmesi kâfidir.
Emişmeden doğan haramlık, iki çocuğun karşılıklı olarak birbirinin annesini emmekle tahakkuk edeceği gibi, bunlardan birinin diğerinin annesini emmiş olması ile de meydana gelir.
İki çocuk, kendi analarından başka, üçüncü bir kadının sütünü em-mekle de süt kardeşi olurlar. Bunlar; birinin erkek, diğerinin kız olması halinde birbiri ile evlenemiyecekleri gibi, süt emdikleri kadının çocukları ile de evlenemezler.
Süt emmekten meydana gelen yakınlıkta hürmeti musâhere de tahakkuk edebilir. Şöyle ki: Bir kimse, sütoğlu'nun veya süt babasının boşadığı kadını alamaz. Bir kadın da süt kızının kocası ile evlenemez. Bir erkek, sütkızına şehvetle dokunacak olsa, karısı kendisinden haram olur.
Muvakkat haramlığı gerektiren sebepler:
Gerek soy, gerek süt, gerekse hısımlık itibarıyla birbirine mahrem olan iki kadının, bir erkeğin nikâhı altında toplanması haramdır. Bu hüküm müvâcehesinde bir erkek:
a) İki kızkardeşi;
b) Karısının hala veya teyzesini
c) Karısının oğlan veya kızkardeşinin kızını, karısı ile birlikte ve aynı zamanda bir nikâh altında toplayamaz. Bu davranış haramdır. Ancak bu haramlık, müebbed değil, muvakkattir. Karısı öldükten veya aralarındaki nikâh bağı çözüldükten sonra, o erkeğin sayılan kadınlardan biri ile evlenmesi mümkün bulunmaktadır.
Müslüman bir erkeğin, ehl-i kitaptan olmayan bir kadını nikâhlaması haramdır. Bu haramlık müebbed olmadığı için, o kadının semâvî dinlerden birini kabûl etmesi halinde kalkabilir ve bir müslüman erkekle evlenmesi mümkün olur.
Kocası tarafından boşanmış veya erkeğinin ölümü üzerine dul kal-mış bulunan bir kadını, talâk veya ölüm iddetinin dolmasından önce, bir erkeğin nikâhlaması haramdır. İddet tamam olunca bu mahzur ortadan kalkar ve onunla evlenmek câiz olur.
Nikâhı altında dört tane hür kadın bulunan bir erkek, beşinci bir kadını nikâhlayamaz. Şayet bunlardan biri vefat ederse veya kocası tarafından boşanacakolursa, boşanan kadının iddeti tamam olduktan sonra o erkeğin başka bir kadını nikâhlaması câiz olmaktadır.
Üç talâkla boşanmış bir kadının, aynı erkeğe bir defa daha nikâhlanması haramdır. Meydana gelen haramlık, mavakkat olduğundan, ilk kocasından ayrılışını müteâkiben ve iddetini doldurduktan sonra başka bir erkeğe varıp gerdeğe girecektir. İkinci kocanın ölümü halinde ölüm iddetini; boşaması halinde talâk iddetini doldurduktan sonra ilk kocası ile evlenmesi mümkün olmaktadır.
Müebbeden haram olan kadınlar üç kısma taksim ve kendi bahsinde tafsil olunmuştur. Şöyle ki:
a) Soy itibarıyla haram olan kadınlar,
b) Musâheret (nikâh hısımlığı) sebebiyle haram olan kadınlar,
c) Süt emme ve emzirmeden dolayı haram olan kadınlar. Soy itibariyle haram olan ve kendileri hakkındaki bu hüküm ebediyyen kalkmayan kadınlar şu yedi sınıftan ibarettir:
1- Anneler: Anne tabirinin içinde baba ve ana tarafından olan büyük anneler de dahil olup, ister nikâhlı bir evlenmeden isterse zinâ suçundan gelmiş olsun, oğluna veya torununa ebediyyen haram bulun-maktadır.
2- Kızlar: Bir şahsın kendi kızı ile oğul veya kız tarafından olan kız torunların hepsi buraya dahildir. Bahsi geçen kadınlar; ister nikâhlı bir evlilikten, isterse zinâ suçundan meydana gelmiş olsun haramlık bakımından bir fark yoktur. Binâenaleyh, bir adam bunlardan hiçbirisini asla nikâhlayamaz.
3- Kız kardeşler: Bu sınıfta toplanan kadınlar; ister ana baba bir, isterse baba veya ana bir olsunlar oğlan kardeşi ile evlenmeleri kesinlikle câiz değildir ve bu haramlık ebedidir.
4- Halalar: Babamızın kızkardeşi bulunan kadınlar, ister ana baba bir, isterse tek yönden bir yakınlığı olsun, kardeşinin oğlu (yeğeni) ile asla evlenemezler.
5- Teyzeler: Annemizin kızkardeşi bulunan kadınlar, ister ana baba bir kardeş olsunlar, isterse ana veya baba tarafından kardeş bulunsunlar, kızkardeşinin oğlu (yeğeni) ile kesinlikle evlenemezler.
6- Birâderinin kızı.
7- Hemşiresinin kızı
Bir kimsenin oğlan veya kızkardeşi, ister ana baba bir, isterse tek taraftan bir yakınlığa sahip bulunsun. Bunların kızları, amca veya dayıları ile evlenemez. Bu haramlık müebbet bir yasaklama olarak devam eder.
Musâheret yoluyla haram olan kadınlar, dört sınıfa ayrılmaktadır:
a) Üvey anneler: Babasının, gerek ana gerekse baba tarafından olan dedesinin nikâhlayacağı yabancı bir kadın, bunların nikâhı altına girdiği zamandan itibaren, üvey oğula veya üvey toruna haram olur. Babamız veya dedemiz o kadınla gerdeğe girmeden ölmüş veya ayrılmış olsun. Hükümde bir değişiklik olamaz.
b) Kayınvâlideler: Bir erkek, nikâhladığı kadının anası ile veya bu kadının ana veya babasının annesi ile evlenemez. Bu haramlık ebedidir. Karısı ile gerdeğe girmiş olmasa ve tenine el dokundurmasa bile hükümde bir değişiklik olmaz. Bu haramlık, dinî esaslara uygun olarak yapılan nikâh neticesinde derhal tahakkuk eder ve hiçbir suretle kalkmaz.
c) Üvey kızlar: Bir kimsenin nikâhladığı kadının önceki evliliklerinden olmuş kızları ile bu kızın çocuklarının veya torunlarının kızlarını almak (nikâhlamak) haramdır. Bu haramlığın sübûtu, o kadınla gerdeğe girmiş veya şehvetle tenine dokunmuş olma şartına bağlıdır. Şayet gerdeğe girmeden veya tenine şehvâni bir his ile dokunmadan önce nikahladığı o kadın ölecek olsa, ancak bu takdirde, üvey kız ile evlenmek haram değildir.
Kendisi ile zina edilen bir kadın, zina eden erkeğin oğluna veya torununa, babasına veya dedesine haram olduğu gibi, zina ettiği kadının kızı, oğlunun veya kızının kızı o erkeğe haramdır.
d) Gelinler: Bu tabir oğlunun karısı ile erkek torunların hanımlarını içine almaktadır. Bu sebeple, bir kimse, oğlunun boşadığı kadını ala-madığı gibi torunlarından birisinin ölümü veya boşaması ile dul kalmış bulunan karısı ile asla evlenemez. Bu haramlık müebbettir. Oğul veya torun, o kadınla gerdeğe girmiş olmasa bile hüküm aynıdır.
Emişmeden doğan haramlık:
Emme ve emzirmeden meydana gelen haramlık, soy itibarıyla olan haramlık gibi yedi sınıf kadını kuşatmaktadır. Tafsilâtı fıkıh kitaplarımızın "RADA" bahsinde görülen mevzûu, bütün yönleri ile değil, ölçü teşkil eden tarafları ile ele almak istiyoruz. Şöyle ki:
Emen ile emziren arasında "süt haramlığı"nın tahakkuk edebilmesi için, emen çocuğun iki yaşını geçmemiş olması; süt veren kadının da dokuz yaşında veya daha büyük olması şarttır.
Bu vasıftaki bir çocuğun bir kadını emmesi neticesinde sütün mideye inmesi ile haramlık tahakkuk eder. Süt veren kadın; ister evli, ister dul, isterse bâkire olsun. Emen çocuk da o kadını gerek hayatta iken, gerekse ruhunu teslim ettikten sonra emmiş bulunsun. Emişme haramlığı yine tahakkuk eder. Süt, çocuğun ağzından veya burnundan midesine ulaşsa; ağızla emmek sûretiyle veya emzikle verilse haramlık yine meydana gelir.
Hanefî mezhebinde, mideye inen sütün az veya çok olmasında, bir defa veya mükerrer olarak emzirilmesinde, haramlığın tahakkuku bakımından, hiçbir fark yoktur. Bu haramlığın meydana gelmesi için sütün mideye inmesi kâfidir.
Emişmeden doğan haramlık, iki çocuğun karşılıklı olarak birbirinin annesini emmekle tahakkuk edeceği gibi, bunlardan birinin diğerinin annesini emmiş olması ile de meydana gelir.
İki çocuk, kendi analarından başka, üçüncü bir kadının sütünü em-mekle de süt kardeşi olurlar. Bunlar; birinin erkek, diğerinin kız olması halinde birbiri ile evlenemiyecekleri gibi, süt emdikleri kadının çocukları ile de evlenemezler.
Süt emmekten meydana gelen yakınlıkta hürmeti musâhere de tahakkuk edebilir. Şöyle ki: Bir kimse, sütoğlu'nun veya süt babasının boşadığı kadını alamaz. Bir kadın da süt kızının kocası ile evlenemez. Bir erkek, sütkızına şehvetle dokunacak olsa, karısı kendisinden haram olur.
Muvakkat haramlığı gerektiren sebepler:
Gerek soy, gerek süt, gerekse hısımlık itibarıyla birbirine mahrem olan iki kadının, bir erkeğin nikâhı altında toplanması haramdır. Bu hüküm müvâcehesinde bir erkek:
a) İki kızkardeşi;
b) Karısının hala veya teyzesini
c) Karısının oğlan veya kızkardeşinin kızını, karısı ile birlikte ve aynı zamanda bir nikâh altında toplayamaz. Bu davranış haramdır. Ancak bu haramlık, müebbed değil, muvakkattir. Karısı öldükten veya aralarındaki nikâh bağı çözüldükten sonra, o erkeğin sayılan kadınlardan biri ile evlenmesi mümkün bulunmaktadır.
Müslüman bir erkeğin, ehl-i kitaptan olmayan bir kadını nikâhlaması haramdır. Bu haramlık müebbed olmadığı için, o kadının semâvî dinlerden birini kabûl etmesi halinde kalkabilir ve bir müslüman erkekle evlenmesi mümkün olur.
Kocası tarafından boşanmış veya erkeğinin ölümü üzerine dul kal-mış bulunan bir kadını, talâk veya ölüm iddetinin dolmasından önce, bir erkeğin nikâhlaması haramdır. İddet tamam olunca bu mahzur ortadan kalkar ve onunla evlenmek câiz olur.
Nikâhı altında dört tane hür kadın bulunan bir erkek, beşinci bir kadını nikâhlayamaz. Şayet bunlardan biri vefat ederse veya kocası tarafından boşanacakolursa, boşanan kadının iddeti tamam olduktan sonra o erkeğin başka bir kadını nikâhlaması câiz olmaktadır.
Üç talâkla boşanmış bir kadının, aynı erkeğe bir defa daha nikâhlanması haramdır. Meydana gelen haramlık, mavakkat olduğundan, ilk kocasından ayrılışını müteâkiben ve iddetini doldurduktan sonra başka bir erkeğe varıp gerdeğe girecektir. İkinci kocanın ölümü halinde ölüm iddetini; boşaması halinde talâk iddetini doldurduktan sonra ilk kocası ile evlenmesi mümkün olmaktadır.
İslam'da Evlenmenin Hükmü Nedir?
İslam'da evlenmenin hükmü üç kısımdır: Vacip, sünnet ve mübahtır.
1- Bir kimsenin şehveti galebe çalıp günaha girmekten endişe ederse evlenmesi vaciptir.
2- Bir kimse şehvet hissine sahip olur, fakat iradesi kuvvetli olduğundan günaha girmesi söz konusu olmazsa maddi durumu müsaid olduğu takdirde evlenmesi sünnettir. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Ey gençler cemaatı! Sizden evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü evlenmek gözü haramdan en çok çevirici ve ırzı en ziyade koruyucudur. Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun. Çünkü oruç onun için şehvet kırıcıdır" (Buhari, Müslim). İmam-ı Şafii (ra) şöyle diyor: "İradesi kuvvetli olduğundan harama girmekten endişesi olmayan kimsenin evlenmeyip ibadetle meşgul olması daha iyidir. Çünkü Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'de Hz. Yahya'yı "Hasun" –kadınlara karışmayan- kelimesiyle meth ve sena ediyor."
3- Bir kimse yaşlı veya cinsi iktidarı zayıf olursa evlenmesi mübah ise de, evlenmemesi daha iyidir. Çünkü evlenme gereği olmadığı halde ağır bir yük altına girmiş olur (al-Müğni li ibn Kudame).
1- Bir kimsenin şehveti galebe çalıp günaha girmekten endişe ederse evlenmesi vaciptir.
2- Bir kimse şehvet hissine sahip olur, fakat iradesi kuvvetli olduğundan günaha girmesi söz konusu olmazsa maddi durumu müsaid olduğu takdirde evlenmesi sünnettir. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Ey gençler cemaatı! Sizden evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü evlenmek gözü haramdan en çok çevirici ve ırzı en ziyade koruyucudur. Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun. Çünkü oruç onun için şehvet kırıcıdır" (Buhari, Müslim). İmam-ı Şafii (ra) şöyle diyor: "İradesi kuvvetli olduğundan harama girmekten endişesi olmayan kimsenin evlenmeyip ibadetle meşgul olması daha iyidir. Çünkü Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'de Hz. Yahya'yı "Hasun" –kadınlara karışmayan- kelimesiyle meth ve sena ediyor."
3- Bir kimse yaşlı veya cinsi iktidarı zayıf olursa evlenmesi mübah ise de, evlenmemesi daha iyidir. Çünkü evlenme gereği olmadığı halde ağır bir yük altına girmiş olur (al-Müğni li ibn Kudame).
Kadının Eşini Seçme Hakkı ve İslam
Medine’nin yerlilerinden olan Hidam’ın kızı Hansa, bir gün Aişe validemize gelir ve sorusunu şöyle sorar: Valide, der. Babam beni itibarlı bulduğu akrabasıyla evlendiriyor. Bana sorma gereği duymuyor. Ben de bundan rahatsızlık duyuyorum. Ben bir kız olarak hayat arkadaşımı seçme hakkına sahip değil miyim? İslam bana bu hakkı tanımıyor mu? Babamın seçtiğini seçmeye mecbur muyum? Aişe validemizin cevabı: Şu anda Resulullah evde yok. Birazdan gelir. Sorunu O’na soralım, cevabını da O’ndan birlikte dinleyelim. Sen şuracıkta biraz bekle... Az sonra Efendimiz (sas) teşrif eder. Aişe validemiz de Hansa’nın sorduğu soruyu aynen sorar: Kızın seçme hakkı yok mu, der. Hansa bana böyle bir soru sordu. Babası Hidam onu itibarlı bulduğu bir akrabasıyla evlendiriyor, kızcağıza sorma gereği de duymuyormuş? Bu soruya Efendimiz özel bir ilgi gösterir ve ilk emrini verir: Hemen kızın babası Hidam’ı bulup getirin! Ensar’dan Hidam aranıp bulunur. Resulullah seni istiyor, derler. Telaşla huzura giren Hidam’a Efendimiz’in ilk sorusu: Hidam! Sen kızına sorma gereği duymuyor da kendi beğendiğini mi beğenmeye zorluyorsun? Baba Hidam’ın cevabı hazır: Ya Resulullah, der. Benim beğendiğim iyi bir ailenin akıllı bir çocuğudur. Kızıma layık olan da odur! Hidam, seçtiğin bu gençle hayatı yaşayacak olan sen misin, yoksa kızın mı? Kızımdır ya Resulullah! Öyle ise hayatı kim yaşayacaksa son söz de onun hakkı değil mi? Kızın yaşayacağı genci beğenme hakkına sahip olmazsa, beğenmediği gençle nasıl mutlu yaşayacak? Efendimiz sözünü söyler ve şöyle bağlar: Hemen kızına sormadan yaptığın bu anlaşmayı durdur! İşte bu sırada ötelerden beklenmedik bir ses gelir: Ya Resulullah, babamın seçtiğine artık ben de evet, diyorum. Anlaşmayı durdurmasın! Bundan sonra da şu fevkalâde güzel açıklamayı yapar Hansa kız. Der ki: Babamın kendi seçtiğini seçmeye beni mecbur bırakması, şehirde, ‘Kızların seçme hakkı yoktur.’ gibi bir düşüncenin yayılmasına sebep oldu. Bu yüzden sorma gereği duydum. Şimdi anlaşıldı ki, kızların seçme hakkı vardır. Ailesi kendi seçtiğini seçmeye kızlarını zorlayamaz. Artık ben babamın seçtiğine kendi isteğimle evet, diyorum. Sözünden dönme durumunda kalmasın babam! Elbette hiçbir baba kızına kötü aday seçmez...( Ahmet Şahin, 13 Mart 2007)
Halife Hazret-i Ömer'in (ra) "Biz İslam'dan önce kadınları insan yerine koymazdık.islam gelince onlara hem ayetlerde hem de hadislerde yer verdi, erkekler gibi hakları anlatıldı. Ondan sonra biz kadınların da erkekler gibi hakları olduğunu düşünür hale geldik!.." (Buhari, Müslim).Bir tespit de oğlu Abdullah'tan. "Biz kadınlar hakkında ileri geri konuşmaktan korkar olduk, vahiy gelir de bizi azarlar kadın hakları konusunda diye!
Halife Hazret-i Ömer'in (ra) "Biz İslam'dan önce kadınları insan yerine koymazdık.islam gelince onlara hem ayetlerde hem de hadislerde yer verdi, erkekler gibi hakları anlatıldı. Ondan sonra biz kadınların da erkekler gibi hakları olduğunu düşünür hale geldik!.." (Buhari, Müslim).Bir tespit de oğlu Abdullah'tan. "Biz kadınlar hakkında ileri geri konuşmaktan korkar olduk, vahiy gelir de bizi azarlar kadın hakları konusunda diye!
Eşitlik
İslâm’da evliliğin en başta gelen gâyesi, îmânlı bir neslin yetiştirilmesi ve İslâm ümmetinin sayısının çoğaltılmasıdır. Bu hususda Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Evlenin ve çoğalın! Çünkü ben (kıyâmet gününde) diğer ümmetlere karşı sizin (çokluğunuzla) iftihar edeceğim!" (108) buyurmuşlardır.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, evliliğin gözü haramdan koruduğuna ve namuslu yaşamaya vesile olduğuna işaretle şöyle buyurur:
"Ey gençler topluluğu! İçinizden kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin! Çünkü bu, gözü (haramdan) koruyan, namuslu kalmaya yardımcı olan çaredir. Kimin de evlenmeye gücü yetmezse, (farz oruçlarından başka nafile) oruca (da) sarılsın. Çünkü o (oruç), kendisinin şehvetine ve nefsine hâkim olmasını sağlar." (109)
Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, evleneceklerin, dindarlığı ve ahlâk güzelliğini diğer meziyetlere tercih etmelerini tavsiye etmişlerdir:
"Kadınları yalnız güzellikleri için nikah etmeyin!. Muhtemeldir ki, güzellikleri onları ahlâken alçaltır. Onlarla mallarının hatırı için de evlenmeyin! Belki malları kendilerini azdırır. Kadınlarla dindarlıkları yüzünden evlenin! Muhakkak ki yırtık elbiseli, siyah, fakat dindar bir kadın daha kıymetlidir." (110)
İslâm Dîni, evliliğin uzun ömürlü olması için iyi bir eş seçimi yapılmasını esas alır. Yuvanın huzur, uyum, mutluluk ve karşılıklı güveni sağlayacak sağlam bir temel üzerine binâ edilmesi gerekmektedir. Bu temel, dîn ve ahlâktır. Dindarlık yaşlandıkça daha da artar. Ahlâk, zaman ve tecrübelerle daha olgunlaşır. Ahlâk güzelliği, insan için en kıymetli servettir. Asıl güzellik, ahlâk güzelliğidir. Çünkü ahlâkı güzel insan, her yaşta güzeldir.
Zenginlik, güzellik, soy-sop gibi insanların çoğunun peşinde koştuğu şeyler geçici olup, evlilik bağının devamını sağlamaz. Üstelik bu özellikler, kibri, ucbu (kendini beğenmeyi), övünmeyi ve ilgi çekmeyi getirmektedir. (111)
İşte bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:
"Kadın dört şey için nikâh edilir; malı, güzelliği, soyu ve dindarlığı... Sen bunlardan dindar olanını araştır, bul. Mes’ûd olursun.." (112) buyurmuşlardır. Zîrâ erkekler evlenirken umûmiyetle bu dört hususu gözönünde bulundururlar, dindârlığı ise en sona bırakırlar.
Evlilikte Denklik (Küfüv):
Kelime olarak küfüv, denklik ve eşi olmak demektir.
Fıkıhda ise, evlenecek olan çiftlerin, birbirlerine bazı konularda denk olmaları demektir.
Evlenmede denklik, kadınlar için erkekte aranır. Yâni bir erkeğin, evleneceği kadına, müslümanlık, neseb, hür olma, meslek ve zenginlik gibi niteliklerde denk durumda bulunması, özellikle kadını korumak için öngörülmüştür.
Mezhepler, evlenecek kişiler arasında dindârlık bakımından eşitlik bulunmasının kesinlikle gerekli olduğu görüşünde birleşmişlerdir. Bunun yanında Hanefîler, erkeğin soy bakımından, kadından daha aşağı olmaması gerektiğini söylemişlerdir. (113)
İslâm hukûkunda denklikten maksad, evlenecek eşler arasında dînî, ekonomik ve sosyal seviye bakımından yakınlık ve denklik bulunmasıdır. Bu denkliğin, hem çiftler arasında, hem de hısımları arasında seâdet, huzûr ve sevgiye vesîle olacağı düşünülmüştür.
Evlilikte denklik, bir sıhhat şartı değil, bağlayıcılık şartıdır. Yâni denklik, evlilik için mecbûrî bir şart olmayıp, ancak âile seâdetinin te’mîni içindir. Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ali (r.a.)’a hitâben şöyle buyurmuşlardır:
"Üç şeyi geciktirme:
Vakti gelince namazı; hazır olduğunda cenâzeyi; dengini bulunca evlenecek kızı..." (114)
Ayrıca başka bir hadîs-i şerîfde:
"Kadınları denkleriyle evlendirin, onları velîleri evlendirsin.. On dirhemden az mehir yoktur." (115) buyurulur.
Hanefîler’e göre denklik (kefâet), altı yerde aranır. Bunlar: Dindârlık, İslâm, hürriyet, neseb, mal ve meslektir.
1. Dindârlık: Dînî kurallara bağlı olmayan ve ahlâk bakımından zayıf olan fâsık bir erkek, iffetli ve fazîletli bir kadına denk sayılmaz. Aynı şekilde, dînî kurallara bağlı olmayan ve ahlâk bakımından zayıf olan fâsık bir kadın da, iffetli ve fazîletli bir erkeğe denk sayılmaz.
2. İslâm: Burada denklikten maksad, kocanın müslüman olması değildir. Zîrâ kocanın müslüman olması, evliliğin sıhhat şartıdır. Müslüman olmada denklik, kocanın, babası veya büyükbabası bakımından aranır.
3. Hürriyet: Çoğunluğa göre köle, hür olana denk değildir.
4. Neseb: Bu konudaki denklik, Araplar arasında geçerli sayılmıştır.
5. Mal: Eşlerin, aynı derecede mal ve servet sahibi olması da, evlilikte önemli bir unsurdur.
6. Meslek: Evlenecek erkek ve kadının velîlerinin iş ve meslekleri arasında bir denkliğin bulunması gerekir. (116)
Ayrıca çiftler arasında boy ve güzellik gibi fizîkî ölçülere de dikkat edilmesi, eşlerin anlaşabilmeleri ve birbirleriyle uyum sağlayabilmeleri açısından önemli bir husustur.
Netice olarak İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu, nikâhın mûteber olmasında kocanın kadına denk olmasının şart olduğunda müttefiktirler. Denkliğin, mutlakâ dindârlık ve güzel ahlâkda aranması gerektiği üzerinde görüş birliğine varmışlardır. Asr-ı seâdetteki tatbîkâta bakıldığında da denkliğin, en başta dindârlık ve güzel ahlâkda arandığı açıkça görülür. Ashâb-ı kirâmdan Sehl b. Sa’d es-Sâidî (r.a.) anlatıyor:
"Birgün Rasûlullâh (s.a.v.)’in huzûrundan bir adam geçti. Hz. Peygamber (s.a.v.) yanında oturanlardan birine;
"Şu geçen hakkında ne dersin?" buyurdu.
O da:
"Eşrâfdan biridir. Vallâhi kız istese kendisine verilmesine, bir şey hakkında konuşsa, sözünün dinlenmesine çok lâyıktır." cevâbını verdi.
Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz sustular. Bir müddet sonra bir başkası geçti. Bu sefer yine:
"Ya bunun hakkında ne dersin?" buyurdu.
Adam cevap verdi:
"Yâ Rasûlallâh, bu müslümanların fakirlerinden biridir. Kız istese reddedilmeye, bir şey hakkında şefâat etse, kabul olunmamaya ve konuştuğu vakit, sözü dinlenmemeye lâyıktır."
Bunun üzerine Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular:
"(Hayır) bu (adam), yeryüzü dolusunca öbüründen hayırlıdır." (117)
Evlenecek eşler, güzellik ve zenginlik câzibesine kapılarak ahlâkı ve dîni zayıf kadınlarla evlenmemelidirler. Böyle evlilikler, çoğu zaman hüsranla neticelenmektedir. Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, dâimâ dindâr olan kadınların tercih edilmesini tavsiye buyurmuşlardır.
Hakîkatte denklik; erkeğin değil, kadının menfaatine yönelik bir haktır. Eşlerin, gönül ve görüş birliğine sâhip olmaları da zarûrîdir. Zîrâ, bu yönlerden anlaşamayan çiftler, mutlu bir hayât yaşayamazlar.
zehirliok.com
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, evliliğin gözü haramdan koruduğuna ve namuslu yaşamaya vesile olduğuna işaretle şöyle buyurur:
"Ey gençler topluluğu! İçinizden kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin! Çünkü bu, gözü (haramdan) koruyan, namuslu kalmaya yardımcı olan çaredir. Kimin de evlenmeye gücü yetmezse, (farz oruçlarından başka nafile) oruca (da) sarılsın. Çünkü o (oruç), kendisinin şehvetine ve nefsine hâkim olmasını sağlar." (109)
Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, evleneceklerin, dindarlığı ve ahlâk güzelliğini diğer meziyetlere tercih etmelerini tavsiye etmişlerdir:
"Kadınları yalnız güzellikleri için nikah etmeyin!. Muhtemeldir ki, güzellikleri onları ahlâken alçaltır. Onlarla mallarının hatırı için de evlenmeyin! Belki malları kendilerini azdırır. Kadınlarla dindarlıkları yüzünden evlenin! Muhakkak ki yırtık elbiseli, siyah, fakat dindar bir kadın daha kıymetlidir." (110)
İslâm Dîni, evliliğin uzun ömürlü olması için iyi bir eş seçimi yapılmasını esas alır. Yuvanın huzur, uyum, mutluluk ve karşılıklı güveni sağlayacak sağlam bir temel üzerine binâ edilmesi gerekmektedir. Bu temel, dîn ve ahlâktır. Dindarlık yaşlandıkça daha da artar. Ahlâk, zaman ve tecrübelerle daha olgunlaşır. Ahlâk güzelliği, insan için en kıymetli servettir. Asıl güzellik, ahlâk güzelliğidir. Çünkü ahlâkı güzel insan, her yaşta güzeldir.
Zenginlik, güzellik, soy-sop gibi insanların çoğunun peşinde koştuğu şeyler geçici olup, evlilik bağının devamını sağlamaz. Üstelik bu özellikler, kibri, ucbu (kendini beğenmeyi), övünmeyi ve ilgi çekmeyi getirmektedir. (111)
İşte bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:
"Kadın dört şey için nikâh edilir; malı, güzelliği, soyu ve dindarlığı... Sen bunlardan dindar olanını araştır, bul. Mes’ûd olursun.." (112) buyurmuşlardır. Zîrâ erkekler evlenirken umûmiyetle bu dört hususu gözönünde bulundururlar, dindârlığı ise en sona bırakırlar.
Evlilikte Denklik (Küfüv):
Kelime olarak küfüv, denklik ve eşi olmak demektir.
Fıkıhda ise, evlenecek olan çiftlerin, birbirlerine bazı konularda denk olmaları demektir.
Evlenmede denklik, kadınlar için erkekte aranır. Yâni bir erkeğin, evleneceği kadına, müslümanlık, neseb, hür olma, meslek ve zenginlik gibi niteliklerde denk durumda bulunması, özellikle kadını korumak için öngörülmüştür.
Mezhepler, evlenecek kişiler arasında dindârlık bakımından eşitlik bulunmasının kesinlikle gerekli olduğu görüşünde birleşmişlerdir. Bunun yanında Hanefîler, erkeğin soy bakımından, kadından daha aşağı olmaması gerektiğini söylemişlerdir. (113)
İslâm hukûkunda denklikten maksad, evlenecek eşler arasında dînî, ekonomik ve sosyal seviye bakımından yakınlık ve denklik bulunmasıdır. Bu denkliğin, hem çiftler arasında, hem de hısımları arasında seâdet, huzûr ve sevgiye vesîle olacağı düşünülmüştür.
Evlilikte denklik, bir sıhhat şartı değil, bağlayıcılık şartıdır. Yâni denklik, evlilik için mecbûrî bir şart olmayıp, ancak âile seâdetinin te’mîni içindir. Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ali (r.a.)’a hitâben şöyle buyurmuşlardır:
"Üç şeyi geciktirme:
Vakti gelince namazı; hazır olduğunda cenâzeyi; dengini bulunca evlenecek kızı..." (114)
Ayrıca başka bir hadîs-i şerîfde:
"Kadınları denkleriyle evlendirin, onları velîleri evlendirsin.. On dirhemden az mehir yoktur." (115) buyurulur.
Hanefîler’e göre denklik (kefâet), altı yerde aranır. Bunlar: Dindârlık, İslâm, hürriyet, neseb, mal ve meslektir.
1. Dindârlık: Dînî kurallara bağlı olmayan ve ahlâk bakımından zayıf olan fâsık bir erkek, iffetli ve fazîletli bir kadına denk sayılmaz. Aynı şekilde, dînî kurallara bağlı olmayan ve ahlâk bakımından zayıf olan fâsık bir kadın da, iffetli ve fazîletli bir erkeğe denk sayılmaz.
2. İslâm: Burada denklikten maksad, kocanın müslüman olması değildir. Zîrâ kocanın müslüman olması, evliliğin sıhhat şartıdır. Müslüman olmada denklik, kocanın, babası veya büyükbabası bakımından aranır.
3. Hürriyet: Çoğunluğa göre köle, hür olana denk değildir.
4. Neseb: Bu konudaki denklik, Araplar arasında geçerli sayılmıştır.
5. Mal: Eşlerin, aynı derecede mal ve servet sahibi olması da, evlilikte önemli bir unsurdur.
6. Meslek: Evlenecek erkek ve kadının velîlerinin iş ve meslekleri arasında bir denkliğin bulunması gerekir. (116)
Ayrıca çiftler arasında boy ve güzellik gibi fizîkî ölçülere de dikkat edilmesi, eşlerin anlaşabilmeleri ve birbirleriyle uyum sağlayabilmeleri açısından önemli bir husustur.
Netice olarak İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu, nikâhın mûteber olmasında kocanın kadına denk olmasının şart olduğunda müttefiktirler. Denkliğin, mutlakâ dindârlık ve güzel ahlâkda aranması gerektiği üzerinde görüş birliğine varmışlardır. Asr-ı seâdetteki tatbîkâta bakıldığında da denkliğin, en başta dindârlık ve güzel ahlâkda arandığı açıkça görülür. Ashâb-ı kirâmdan Sehl b. Sa’d es-Sâidî (r.a.) anlatıyor:
"Birgün Rasûlullâh (s.a.v.)’in huzûrundan bir adam geçti. Hz. Peygamber (s.a.v.) yanında oturanlardan birine;
"Şu geçen hakkında ne dersin?" buyurdu.
O da:
"Eşrâfdan biridir. Vallâhi kız istese kendisine verilmesine, bir şey hakkında konuşsa, sözünün dinlenmesine çok lâyıktır." cevâbını verdi.
Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz sustular. Bir müddet sonra bir başkası geçti. Bu sefer yine:
"Ya bunun hakkında ne dersin?" buyurdu.
Adam cevap verdi:
"Yâ Rasûlallâh, bu müslümanların fakirlerinden biridir. Kız istese reddedilmeye, bir şey hakkında şefâat etse, kabul olunmamaya ve konuştuğu vakit, sözü dinlenmemeye lâyıktır."
Bunun üzerine Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular:
"(Hayır) bu (adam), yeryüzü dolusunca öbüründen hayırlıdır." (117)
Evlenecek eşler, güzellik ve zenginlik câzibesine kapılarak ahlâkı ve dîni zayıf kadınlarla evlenmemelidirler. Böyle evlilikler, çoğu zaman hüsranla neticelenmektedir. Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, dâimâ dindâr olan kadınların tercih edilmesini tavsiye buyurmuşlardır.
Hakîkatte denklik; erkeğin değil, kadının menfaatine yönelik bir haktır. Eşlerin, gönül ve görüş birliğine sâhip olmaları da zarûrîdir. Zîrâ, bu yönlerden anlaşamayan çiftler, mutlu bir hayât yaşayamazlar.
zehirliok.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
